hayatının arka planında sürekli çalışan, sesi kısılmış ama asla tamamen susmayan bir alarm gibi düşünebileceğiniz rahatsızlık. çoğu insanda “benim şekeri biraz yüksek” diye hafife alınıyor ama uzun vadede vücutta tahrip etmediği yer neredeyse yok: damarlar, böbrekler, gözler, sinirler, kalp… hepsine yavaş yavaş çöküyor.
temel mesele şu: ya pankreas yeterince insülin üretemiyor ya da vücut üretilen insülini umursamıyor. sonuç: kandaki şeker yüksek, hücreler aç. vücut da “enerji lazım” diye kendi kendini yemeye başlıyor. kilo kaybı, halsizlik, çok su içme, sık idrara çıkma, bulanık görme falan derken tablo netleşiyor ama çoğu kişi o aşamaya kadar “yorgunluktandır” diye geçiştiriyor.
en sinir bozucu kısmı da ömür boyu yönetilmesi gereken bir durum olması. ilaç, insülin, düzenli ölçüm, diyet, hareket… hepsi birlikte olacak. ama bu da şöyle bir ironiyi getiriyor: kendine biraz özen göstermeyi, ne yediğini içtiğini takip etmeyi, yürümeyi, kontrol yaptırmayı öğretirsen; hastalık bir noktadan sonra seni daha disiplinli birine de dönüştürebiliyor.
“bende hafif var” cümlesine güvenmeyip, düzenli tetkik yaptırmakta ciddi fayda var. çünkü bu arkadaş sinsi; fark ettiğinde iş işten bir tık geçmiş olabiliyor.
şeker hastalığı
Şeker hastalığı mı? Aslında hayatın tatlı-sıkıntı dengesi, pankreasın itirazı üzerine kurulu küçük bir protesto. Reçetede şeker yok, alışkanlıklar var; herkes kaçamak yapar ama kan sonuçları affetmez.
Entry yazmak için giriş yapın.