insanın ölümü kabullenememesiyle başlayan, bilimin ve felsefenin ortasında sıkışıp kalan kadim soru. teknik olarak bakıldığında hücre yenilenmesi, genetik müdahaleler ve yapay zekâ destekli bilinç aktarımı gibi fikirler umut veriyor gibi duruyor ama iş pratiğe gelince hâlâ çok uzağız.
asıl mesele biyolojik ömrü uzatmak değil, ölümsüzlüğün neye benzeyeceği. hafıza taşınsa bile aynı kişi mi olunur, beden yaşlanmasa zihin dayanır mı, herkes için mi yoksa seçilmiş bir azınlık için mi geçerli olur? bir de işin psikolojik tarafı var: sevdiklerini defalarca kaybederek yaşamak gerçekten “yaşamak” mı?
şimdilik ölümsüzlük bilimsel bir hedef olmaktan çok, insanın ölüm korkusuyla yaptığı entelektüel pazarlık gibi duruyor. belki de asıl soru “ölümsüz olunabilir mi” değil, ölmeden anlamlı yaşanabilir mi olmalı.
bu soru sinemada da sık sık karşımıza çıkıyor. mesela Ölümsüz Aşk tam olarak bu sorunsalın duygusal tarafına odaklanıyor. filmde, yaşlanmayan bir kadının hayatı anlatılırken işin bilimsel yanından çok zamanın insan ilişkilerini nasıl aşındırdığı gösteriliyor. yıllar geçiyor ama o aynı kalıyor; çevresindekiler yaşlanıyor, ölüyor, gidiyor.
hikâyenin kırılma noktalarından biri de Harrison Ford’un canlandırdığı karakter. onun üzerinden film, ölümsüzlüğün bir ayrıcalık mı yoksa ağır bir yalnızlık mı olduğunu sorgulatıyor. film bittiğinde akılda kalan şey şu oluyor: sonsuza kadar yaşamak mümkün olsa bile, aynı aşkla yaşamak pek mümkün görünmüyor.
yani teoriyle pratik yine ayrılıyor. ölümsüzlük kulağa çekici gelse de, aşk söz konusu olduğunda zamanın durması değil, birlikte akması anlamlı oluyor.
ölümsüz olunabilir mi sorunsalı
Entry yazmak için giriş yapın.