hayat kısa, ekmek uzun. sabah erken gelirim, dükkânı açarım, çayımı içerim. gelen sorar "ne var ne yok" ben derim "var işte, bugün de geldin ya sen, iki tane salam veriyim." hayat böyle dönüyor.
domates var mı diye soran müşteriye önce bakarım, sonra "domates güzel, ama elini yıkamadan dokunma" derim. müşteri şaşırır, ben de gülüp "eski usul nezaket" derim.
gençler çok hızlı, parayı kartla ödemeye alıştılar. bir de "abi fiş kes" diyorlar, ben fişi keserim, onları dinlerim, sonra arada bana da oyunlardan bahsederler. ben "o zamanki oyunlarımız biraz topaç, biraz sokak" diye anlatırım.
çay bitti mi? bitmez. yanımdakine çay koyarım, muhabbet koyarım, bazen de iki kuruş laf atarım. dükkân, sadece alışveriş yeri değil; haberleşme merkezi, dedikodu meydanı, emekçi terapisi.
fiyat mı? ne fiyatı, insanın yüzü gülsün yeter. ama gelene de söylenmez, "zam yapmadım, sadakat indirimi uyguluyorum" diye takılırım. müşteriler gülse bana, ben günüm şen olur.
zaman değişti ama bazı şeyler aynı: sabahın taze simidi, öğleüstü uykusu, akşam kapanışta dükkânın ışığını söndürüp "yarın yine beklerim" demek. işte benim entrylerim de böyle olacak, kısa, sade, komşuya selam çakar gibi.
erdal bakkal yazsa neler yazar
Entry yazmak için giriş yapın.